Mesela bazı hakikatlar vardır; zamk kadar yapıştırır, hayat kadar apıştırır.
Örneğin, bir bukalemun avına yaklaşırken, avcı soyundan bir hayvan olmadığını anlayıp avından uzaklaşırmış. çok entresan dimi amınakoyim ?
İşte bunu öğrenmemi sağlayan hakikat sensin mesajıma uyuyodum cevabını veren sevgili. Oysa ne de güzel başlardı çay demlenen günler.
Uyanır uyanmaz mesaj attım sana büyük bir heyecanla biliyor musun ? ve akabinde aynı mutlulukla kahvaltı ettim. annemgil yeni zeytinde almıştı, çay da vardı, üç şeker atmıştım. mutluydum kısacası birader. kahvaltı bitip sigara içmeye gidince baktım telefona, mesaj vardı; senden değildi. senden mesaj gelmediğini görünce saatin erken olmasıyla ''uyuyodur minnoşum'', ''yatsın bitanem'', ''ayyy ne tatlı uyuyodur şimdi'' gibi bin tane gereksiz iltifatta bulundum kanımca. ancak şunu anlayın canlarım, bu iltifatlar gece kırılan kumandanın sirenleriydi.
Öğlen güneşiyle vurdum kendimi sahile, müzik dinliyor ayağına mesaja cevap bekliyordum börtü böceğim. Ve sen mesaj attığında çılgınlar gibi eğleniyorum demeyi bekliyordum. Aslında bir yanım gerçekten eğlenmiyo değildi, diğer yanım alengirliydi. sen mesaj attığında oto-kontrol yapıp cevap vermeyecekti. neyse ki beynime ihtiyaç kalmadı, atmadın amınakoyim.
Beynim yine iyi düşünüyordu, seni koruyordu. Başlarda kötü şeyler düşünmek istemedim muhterem sevgili '' dün çok yoruldu demek '', ''sms paketi bittiyse tabii'', ''ha doğruuuu uykusu çok ağırdı'' gibi kendimi teselli eden bahaneler kullandım.
şeytan azapta gerek, solumdan belirip kafamı karıştrıyordu.
-uyuyo mu ?
+evet iblis abi
-umarım tek uyuyodur aflasşifasfşasşl
+abi çok çirkin gülüyosun
-20 saattir uyuyo dimi siafşlkaslikfalf
+yılbaşına 10 saniye geç gir abi, tek dileğim bu.
Oysa o kadar envayi çeşit çılgınlık sonrası akşam olmuştu, dizi izlemek istemiyordum. açtım discoverry'i, bukalemunlar izliyorum. anlam veremiyorum, çiftleşiyorlar, renk değiştiriyorlar, mama yiyorlar, su içiyolar ve ben mal gibi bunu izliyorum. aslında bakarsan çay da demledim, sigara tüketimindeki artış olmasa aman sabahlar olmasın. ancak bana bu belgeseli iki paket sigara içirte içirte izleten sevgili sana soruyorum;
neden her gelen mesajı senden sanmamı istiyorsun ?
neden napıyo diyene sorana uyuyo dedirtiyorsun ?
neden böylesin olum sen ?
neden günün 20 saati uyuyosun ?
bana cevap vermemek için mi uyuyosun amınakoyim ?
çok kere düşündüm neden cevap vermediği, ve çok düşündüm siklemediğin günün sonunda uyuyodum demeni.
kendi kendime cevap bulamadım,
kıtalarca dolaştım bu sevgililerden bi tarafın uyuma hastalığını öğrenmek için
ilk çine gittim
sonra hindistan'a
ordan bütün kıtaları dolaştım
bizim sokağa geldim, laz bakkala sordum
hatta ve hatta twitter tikilerine sordum
daha böyle bir aforizma yazamadıklarını söylediler
ne çinde ne hindista ne laz bakkalda cevap bulamadım bu huyuna.
oysa cevap versen ne güzel olacaktı. yarın seni bize çağıracaktım.
ben jedi, sen padawan; ışın kılıçlarımızla sucuk pişirirdik ay yüzlüm.
çay da demlerdim sonrasında.
peki şeker ister miydin ?
belki çay sevmezsin diye şarapta almıştım.
içtikten sonra karanlık tarafa geçmezmiydik ?
geçerdik tabii,
sonra sen giderdin
uyurdun
siken tarafın mutluluğu ve yorgunluğuyla uyurdun
ve ben uykumu kaybettim sen uyuduğun andan beri
uykum kaçtı
sende mi brütüs ?
https://twitter.com/#!/birkibrityak
30 Nisan 2012 Pazartesi
26 Mart 2012 Pazartesi
Kibrit Hakikati 30
hepimiz hayal kurabilen varlıklar olduğumuza göre bu gece soruma cevap verin hacılettolar,
acaba kurduğumuz hayallerde yaptığımız seçimler belirleyici olur mu ?
mesela ansızın gelen bir gece, gündüzünde her şey tam takır takılıyo. ne bilim kiminiz okulda, kiminiz çalışıyo, kiminiz hasta, bir kaçınız siki taşşağı kaşıyarak geçirdiniz diyelim o günü; sonra yatmaya karar veriyorsunuz. ardından öyle kabız bir hayal kuruyorsunuz ki iki paket sigara içe içe blog'a yazma gereksinimi duyuyorsunuz.
çok kısa bir huyumu özet geçicem, bana bir soru sorulduğunda cevap veremezsem günlerce onu düşünmem ama aklıma gelirsede ne zaman olursa olsun, ne şekilde olursa olsun cevap veririm.
geçen sordu bana sen hiç aşık oldun mu diye ?
dedim oldum
ya sen diye sordum
hayır dedi
ayrılınca anlarsın dedim, üstelemedim. çünkü ben ilk aşık olduğum kız beni terkedince savrulmuştum.
üç sene ne sikime savrulduysam, savrulduğum kadar güvenimi kaybetmişim
devam etti aşık olmak nasıl dedi, inceden inceye akciğerlere yürüdü
bi ton gereksiz lafa limon sıktım, saçmaladım. pek ayıkta değildim.
böyle bir şey falan dedim, ardından öptüm. o an romantik falan sandım amınakoyim napim.
yine bi sikim anlamadı, filmdeki hıyarlara benzetti sanırsam.
ne bilim şimdi kafayı yastığa koyunca aklıma geldi de
sanırsam aşık olmak balataları sıyırmak gibi bir şey
sanırsam aşık olmak balataları sıyırmak gibi bir şey
böyle kafayı yastığa gömdüğünde gördüğün şey aşık olmak
uyandığında akla gelen ilk şeyde olabilir
yatağının sana çok büyük gelmesi gibi bir şey
çok fazla hareket etmenin rahatsız etmesi seni
çünkü sen olsaydın daha rahat uyuyabil diye siki götü kasardım
bir kez olsun yanımda yatmanı istemek gibi bir şey
sensiz geçen gecelerde bir daha uyuyamamaktan korkmak
acaba hangisi seçerdim diyebilmek
sonra onla bir kez uyuyabilmeyi seçebilmek sanırsam hacı
bunların hepsi milyon tane tarifinden biri aşk denen zımbırtının
bana göre bu dalganın en hakikatli tarifi;
gecenin bir körü ödül olarak müneccim siki vereceklermiş gibi sigara içe içe bunları yazmak
sen yazdın mı hacı ?
gece nöbetlerinde kahvelerle muhabbet koydun mu ?
bugün napmıştır acaba amınakoyim dedin mi ?
yazmadın
geceleri götünü devirdin horladın
bir sikimde merak etmedin
bunları düşündüklerini bilmiyormuş gibi yapayım, çünkü öğrenirsem çok üzülürüm
öğrenirsem aşk denen bi cacıkta kalmaz
bildiğin halde bilmemezlikten geleceksin aşıksan
bu işin kuralı bu
tıpkı bir babanın oğlunun sigara içtiğine inanmaması gibi.
iyi geceler hacılettolar.
bu geceyi led zeppelin gecesi ilan ettim sizden habersiz, hoş görün.
whole lotte love
babe i'm gonna leave you
all my love
,
https://twitter.com/#!/birkibrityak
gecenin bir körü ödül olarak müneccim siki vereceklermiş gibi sigara içe içe bunları yazmak
sen yazdın mı hacı ?
gece nöbetlerinde kahvelerle muhabbet koydun mu ?
bugün napmıştır acaba amınakoyim dedin mi ?
yazmadın
geceleri götünü devirdin horladın
bir sikimde merak etmedin
bunları düşündüklerini bilmiyormuş gibi yapayım, çünkü öğrenirsem çok üzülürüm
öğrenirsem aşk denen bi cacıkta kalmaz
bildiğin halde bilmemezlikten geleceksin aşıksan
bu işin kuralı bu
tıpkı bir babanın oğlunun sigara içtiğine inanmaması gibi.
iyi geceler hacılettolar.
bu geceyi led zeppelin gecesi ilan ettim sizden habersiz, hoş görün.
whole lotte love
babe i'm gonna leave you
all my love
,
https://twitter.com/#!/birkibrityak
16 Mart 2012 Cuma
DOLMABAHÇEDEN Mİ ESER RÜZGARLAR ?
yaktı bir kibrit çocuk, arkadaşlarının lakabıyla kibrit çocuk.
karşı masadan öfkeyle bir kız esiyordu adeta
dolmabahçe tarafından aldığı rüzgarla esiyordu nevizade sokaklarında
üfledi... akabinde söndü kibrit
kız birasından uzattı, çocuk ise bir tane kız için sardı
sanki biraz önce esen kız tek bira uzatmasıyla gecenin rüzgar gülü olmuştu
her zaman ilk tanışmalarda sesli gülüşmeler olurdu
oysa ikiside aynı arkadaşın davetiyle gelmişti nevizade partisine
rüzgar kız; kağıt tüketicisi
kibrit çocuk; şiringaların babası olmuştu
bunu gören hayırsever arkadaş; kafa dağıtma amaçlı partiye icabet edilmesini beklemişti gençlerden.
gecenin sonu pek çok zaman bellidir,
rutinden şaşmaz;
çift yastık
tek yatak
çekmece plastikleri
envayi çeşit şiringa ve yatak altı çimenlerinden oluşurdu
yine aynı ortam görünürdeydi.
dolmabahçe tarafından esen rüzgarla gelen kız,
çok ağır olmayan kibritide bünyesine katıp yoluna ortak etmişti
kibrit çok ucuzdu
lakin biraz yanmasına izin verirsen canını çok acıtabilirdi
sanırsam izni almıştı kibrit çocuk, gece çok iyi parlamıştı.
kibritin sönmesiyle ortam pek bir karanlık olmuştu,
rüzgarında dinmesiyle pek bir uyku haline bürünmüşlerdi.
kargalar ise daha yeni başlamışlardı işe,
işleri bitmeden uyanmıştı gecenin yorgun yolcuları
gece bir bütün olan bunlar,
sabah sırt sırta vermişlerdi
hani iki kişinin birbirine bakmayarak uyanık olduğu anlar vardır ya
işte tam da o andı, ikiside düşünüyordu
ne düşünüyorlardı paradoks kıvamında kalsın,
peki kız neden o geceye ihtiyaç duymuştu ?
kendimizi kandırmayalım be, kimse sarhoşken tam kontrolü kaybetmez
şiringa afro katar bünyeye, cigara hisleri güçlendirir
alkol ise hiç bir sikim değildir,
sadece utanılan gecenin dostlara atlatırken bahane bulma yoludur.
kız neden ordaydı be canlar ?
acaba eski sevgilisinden ayrılınca ilk bulduğu kargaya domalmak mı rahatlatacaktı onu ?
bu karga sikince kızı, kız rahatlayacak mıydı ?
ailesinemiydi yoksa tavrı ?
arkadaşlarına mıydı lan ?
bunlar soktular ya kafasına ''yok ya o erkek gidince ne olacak '' tribini
kızda ''bak bi sikim olmuyor''' demek için mi gitmişti
gerçekten ayık mı değildi ?
çok mu film izlemişti yoksa ?
yattığı erkeğe mi canı sıkılmıştı acaba
peki soruyorum size erkek yatağa atma derdindemiydi ?
o kız hiç kibrit çocuğun yaşadığı gerilimleri yaşamış mıydı ?
eski manitayı görünce sohbetten kaçmışmıydı ?
kaçmasının sebebi kızın yeni sevgilisini görmek istememesi olmuş muydu ?
herkese derdini anlatmış mıydı kız ?
veya en basit soruyu soruyorum size,
kız ağlasa üzüldü olacaktı
peki kibritin ağlamaya hakkı yok muydu ?
kız içince istediği erkeğin adı haykırabilecekti,
nasılsa her türlü erkek yüz üstü bırakmıştı
çünkü hiç kimse sikipte sikilen, kibrit gibi parlayanlara acımazdı
çünkü erkek içipte haykırırsa sevdiğini, adı sapık kalacaktı
gecenin çakalı kızdı
sırt sırta vermişlerdi sabah
çocuk kahvaltı ister misin diye sormuştu
kız zamk kadar yapıştırıcı hayat kadar apıştırıcı bir şekilde ''hayır'' demişti
çocuk zorlamadı
aklına anılarından başka bir şey gelmiyordu
zaten anılarında ''hayır'' lafını çok duyduğu için o yatakta tek değildi
belki bir ''evet'' duysaydı'' kibrit'in senelerce yanmak için sabretmesine sebep olacaktı
kibrit daha kimseyi yakamadan söndürülmüştü
anı dedikleride anı olsa
günlerden bir gün kibrit sevdiği kıza kahvaltı isteyip istemediği sormuştu
gülüyordu sorarken, çünkü çok seviyordu
kız kibrite bakıp, sertçe hayır demişti
kibrit yatağa dönüp sarılmak istediğinde, kız yataktan çıkmıştı
nereye dedi bizim kbrit
nereye olduğu önemli değil, seninle değilim artık demişti kız
bitmişti işte, oysa kibrit gece iyi parlamıştı
sabahın ışıklarıyla çabuk sönmüştü
kibriti kırıp küllüğe gömmüştü kız.
işte tam da bu sabah kibiritin duvara bakıpğ düşündüğüde buydu
kibrit,
öpmeye kıyamadığı 'kızın' dudağına attıran hödüğü düşünüyordu
2 paket sigara içe içe düşündüğü kızı özlemişti sanırım
peki dolmabahçeden esen rüzgar?
kız çok mu derin bakardı sabahları,
kendine mi acındırırdı yoksa,
sanırsam rolüne adapte olamamıştı
''bir posta daha gider miyiz''
sorusu konsantre olmasını engelliyordu.
çocuk bunu anlayıp tekrar ve tekrar hatıralara daldı
kibrit fena halde elini yaktı
Betigül Kaya
Kibrit Hakikati
İyi geceler.
karşı masadan öfkeyle bir kız esiyordu adeta
dolmabahçe tarafından aldığı rüzgarla esiyordu nevizade sokaklarında
üfledi... akabinde söndü kibrit
kız birasından uzattı, çocuk ise bir tane kız için sardı
sanki biraz önce esen kız tek bira uzatmasıyla gecenin rüzgar gülü olmuştu
her zaman ilk tanışmalarda sesli gülüşmeler olurdu
oysa ikiside aynı arkadaşın davetiyle gelmişti nevizade partisine
rüzgar kız; kağıt tüketicisi
kibrit çocuk; şiringaların babası olmuştu
bunu gören hayırsever arkadaş; kafa dağıtma amaçlı partiye icabet edilmesini beklemişti gençlerden.
gecenin sonu pek çok zaman bellidir,
rutinden şaşmaz;
çift yastık
tek yatak
çekmece plastikleri
envayi çeşit şiringa ve yatak altı çimenlerinden oluşurdu
yine aynı ortam görünürdeydi.
dolmabahçe tarafından esen rüzgarla gelen kız,
çok ağır olmayan kibritide bünyesine katıp yoluna ortak etmişti
kibrit çok ucuzdu
lakin biraz yanmasına izin verirsen canını çok acıtabilirdi
sanırsam izni almıştı kibrit çocuk, gece çok iyi parlamıştı.
kibritin sönmesiyle ortam pek bir karanlık olmuştu,
rüzgarında dinmesiyle pek bir uyku haline bürünmüşlerdi.
kargalar ise daha yeni başlamışlardı işe,
işleri bitmeden uyanmıştı gecenin yorgun yolcuları
gece bir bütün olan bunlar,
sabah sırt sırta vermişlerdi
hani iki kişinin birbirine bakmayarak uyanık olduğu anlar vardır ya
işte tam da o andı, ikiside düşünüyordu
ne düşünüyorlardı paradoks kıvamında kalsın,
peki kız neden o geceye ihtiyaç duymuştu ?
kendimizi kandırmayalım be, kimse sarhoşken tam kontrolü kaybetmez
şiringa afro katar bünyeye, cigara hisleri güçlendirir
alkol ise hiç bir sikim değildir,
sadece utanılan gecenin dostlara atlatırken bahane bulma yoludur.
kız neden ordaydı be canlar ?
acaba eski sevgilisinden ayrılınca ilk bulduğu kargaya domalmak mı rahatlatacaktı onu ?
bu karga sikince kızı, kız rahatlayacak mıydı ?
ailesinemiydi yoksa tavrı ?
arkadaşlarına mıydı lan ?
bunlar soktular ya kafasına ''yok ya o erkek gidince ne olacak '' tribini
kızda ''bak bi sikim olmuyor''' demek için mi gitmişti
gerçekten ayık mı değildi ?
çok mu film izlemişti yoksa ?
yattığı erkeğe mi canı sıkılmıştı acaba
peki soruyorum size erkek yatağa atma derdindemiydi ?
o kız hiç kibrit çocuğun yaşadığı gerilimleri yaşamış mıydı ?
eski manitayı görünce sohbetten kaçmışmıydı ?
kaçmasının sebebi kızın yeni sevgilisini görmek istememesi olmuş muydu ?
herkese derdini anlatmış mıydı kız ?
veya en basit soruyu soruyorum size,
kız ağlasa üzüldü olacaktı
peki kibritin ağlamaya hakkı yok muydu ?
kız içince istediği erkeğin adı haykırabilecekti,
nasılsa her türlü erkek yüz üstü bırakmıştı
çünkü hiç kimse sikipte sikilen, kibrit gibi parlayanlara acımazdı
çünkü erkek içipte haykırırsa sevdiğini, adı sapık kalacaktı
gecenin çakalı kızdı
sırt sırta vermişlerdi sabah
çocuk kahvaltı ister misin diye sormuştu
kız zamk kadar yapıştırıcı hayat kadar apıştırıcı bir şekilde ''hayır'' demişti
çocuk zorlamadı
aklına anılarından başka bir şey gelmiyordu
zaten anılarında ''hayır'' lafını çok duyduğu için o yatakta tek değildi
belki bir ''evet'' duysaydı'' kibrit'in senelerce yanmak için sabretmesine sebep olacaktı
kibrit daha kimseyi yakamadan söndürülmüştü
anı dedikleride anı olsa
günlerden bir gün kibrit sevdiği kıza kahvaltı isteyip istemediği sormuştu
gülüyordu sorarken, çünkü çok seviyordu
kız kibrite bakıp, sertçe hayır demişti
kibrit yatağa dönüp sarılmak istediğinde, kız yataktan çıkmıştı
nereye dedi bizim kbrit
nereye olduğu önemli değil, seninle değilim artık demişti kız
bitmişti işte, oysa kibrit gece iyi parlamıştı
sabahın ışıklarıyla çabuk sönmüştü
kibriti kırıp küllüğe gömmüştü kız.
işte tam da bu sabah kibiritin duvara bakıpğ düşündüğüde buydu
kibrit,
öpmeye kıyamadığı 'kızın' dudağına attıran hödüğü düşünüyordu
2 paket sigara içe içe düşündüğü kızı özlemişti sanırım
peki dolmabahçeden esen rüzgar?
kız çok mu derin bakardı sabahları,
kendine mi acındırırdı yoksa,
sanırsam rolüne adapte olamamıştı
''bir posta daha gider miyiz''
sorusu konsantre olmasını engelliyordu.
çocuk bunu anlayıp tekrar ve tekrar hatıralara daldı
kibrit fena halde elini yaktı
Betigül Kaya
Kibrit Hakikati
İyi geceler.
16 Şubat 2012 Perşembe
PALYAÇO ÇOCUK
Meslek yüksek okulunu birincilikle bitirmişti,
kimisi sınıf arkadaşlarının kopyasıyla mektepi bitirdiğini
kimi ise asık görülmeyen suratının kudretine kapılan öğretmenlerin torpiline geldiğini iddaa ederdi
olsundu, bir kişinin bile sikindeyse bu olay tek başına yaşamak anlamsız olurdu
oysa bugün toprağa verdik kendisini
ne yalan söyleyeyim çok ağladım abiler
her günaydın dediği sabaha inat gözyaşı eşliğinde karanlığı getirdim bu sabah
çok yeminler etmiştik biz onun hatrına, ve çok kişi olarak bugün kabrinde aynı yeminleri tutamadık
onu saygımız sonsuzdu lakin yapabileceğimiz hiçbir şey de yoktu
valide sultana teselli amaçlı yanına gidip 'artık senin birden fazla evladın var' dedim
üzgündü,
anama söver gibi kafasını kaldırıp baktı
kendimi görevli hissetiğimden midir acep
peder bey'e gittim 'biz onu yaşatacağız hep güleceğiz abi' dedim
nasibimi almıştım
bazen kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlar vardır,
nasıl sövse bilemedi
anlamıştım ben ne demek istediğini; çok ağır konuştu
zaten çokta haklıydı kimse onun kadar düzgün şeritlere yayılan kırmızı boya süremeyecekti ağzına,
ve kimse onun kadar asık suratlı olamayacaktı
üstüne üstük asık suratına inat kimse onun kadar güzel gülemeyecekti
toprağı bol olsun merhum kardeşimizin
hayatını anlatmaya gerek yoktu,
lisede 5 yakın arkadaştık
her sabah kahvaltılıkları poşetlere sote eder okulun yakınında parselli parkta patlatırdık
tam giriş ziline ayarı vererek sigaralarımızı yakar en son biten sigarayla okula girerdik
bütün paketlerini ona verirdik, çünkü kimse büyüğünün üstünü arayamazdı
senelerdir tanımıştık artık birbirimizi, öğretmen cümleye falso verince hızlı atağa çıkmak bile güldürmezdi bizi
hatta o kadar vaktimiz geçmişti ki beraber rastgele biri soru sorduğunda kim üşenmiyorsa o cevap verirdi
günlerden bir gün esas oğlanımız aşık olmuştu,
bundan öncede çok aşklar geçmişti başımızdan
hepimiz tökezlemiştik kalp denen taşa
ancak onun aşık olduğu anımsamıyordum
o hep ellerimizden tutan abi niteliğinde yaklaşırdı bize
tabi işler böyle olunca
elimizden tutan hep o iken sevmek güzeldi,
ancak onun aklına da sevda denen dalgayı sokunca sonra bir daha toparlanamadık
tavsiye vermek bizim haddimize değildi, o 17 senedir 8 yaşındaydı, 8 senedir ise 70 yaşında bir adamdı...
bir palyaçonun ölümü nasıl mutsuz ederse sizi, bizi de o kadar rahatsız etmişti zamansız gidişi
bize hep söylerdi, mesleklerin iki türlü görevi vardır diye
birincisi bir düzen kurduğumuzda veya tam düzensizliği ortasındaysak geçimimizi sağlamak
ikincisi herkesin kişilik olarak bir mesleği yansıttığıydı
ben onun için hırsızdım
sanayi kısmında fikret vardı, tornacıydı o da
elektrik kısmında da birol vardı emekliydi o
çilekeş geçen günlerden ssk'sı vardı
ben demiyorum bunları o söylüyordu
biz de palyaço derdik ona
o sadece gülmek için gülerdi, biz ise o her güldüğünde gülüşünün karesiyle çarpılıp sevinirdik
oysa hepimiz bilirdik ''aşık olmak mı? aşık olunmak mı ?'' sorusuna
genç yaşımızın tecrübesizliğinden mi bilinmez, ikisi beraber olmaz diye cevabı yapıştırmıştık
genelde de okul çıkışı kafelerinde aşık olanlar kısmına oturur papatya falları bakardık.
o ise tek taraf olmanın güzelliklerini anlatırdı bize.
dün geceydi, okulun partisi vardı
tutuldum demesiyle beraber tutunacağı dala kondu
kimsenin ciddiye almadığı ama arkadan çalan müzikler vardır ya abiler
bu müziğin eşliğinde tutunduğu dal olan kızla konuşmaya başlamıştı
biz ise çakozlamasın diye sohbet eder gibi yaparak onu izliyorduk
kız ne içerse aynısından bizim arkadaşta içiyordu; allah tahsilatını affetsin
çok tekila, az cila, iki duman, dört miligram
artık ikiside sadece beraber olmak istedikleri kişileri görebileceği kıvama gelmişti
odaya çıktılar
yukarda kudretli bir sevişme olmalıydı
müzik değişmişti
müzik değişirse dansta değişirdi
ancak devamını ben bilemem,
ufak bir kaşıkta kaynatma işlemi sonrası sızmıştım ben de
ama bugün anladım ki sonsuz kere söylenmiş 'keşke'lerin kralından sipariş vermiştim
aslına bakarsanız ben küçükken keşke diyemez teşke dermişim
acaba yine teşke desem o kızı hiç görmemiş olur muydu ?
teşkeler diyarına adım atmıştım, zil sesi ayarına uygun bir de sigara yakmıştım
merhumun naaşına bakıp ağlıyordum, cesetten uzağa külledim
bu çabamı görse surat ifadesini değiştirmez kesinlikle yine teşekkür ederim derdi; gülüşüyle
son kez karşımda duruyordu, önsevişmede bozulan makyajı
pastel renklerin altında kalan morluklar
yatağın altından çıkan plastikler
kolundaki iğne izleri;
artık ölmüştü ilk defa
bardak gibi bir kalbi vardı, ve kalbi yere düşmüştü
dünyanın en babayiğit, en giderli tutkalı gelse eski haline getiremezdi o kalbi
bizim arkadaş varvolana aşık olmuştu,
öldüren aşık olması değildi ancak
bizim kız var olan yerine bizimkini koymuştu, bir de utanmadan öpücükler kondurmuştu
bizim çocukta sanırsam buna çok bozulmuştu
sabah akan makyajını bir daha tazelememek üzerine silmişti
gülmediği ilk gün olarak yeni bir hayata başlamıştı
bugün o palyaço arkadaşım ile kendisinin cenaze namazındaydık
ikimizde hüngür hüngür ağlıyorduk
hem de beraber ağladığım kişi, öldüğü için ağladığım kişiydi
kafamda karışmadı değildi
kendisine verdiğimiz sözü tutamıyorduk
o da tutamıyordu zaten
çok fazla söze gerek yoktu canlar
biraz eksik gibiyiz artık
o olmayınca olmuyor,
ama eğer bunları okuyupta biraz gülümsediyse diğer taraftan
bütün kalbimiz seninle olsun palyaço çocuk
yeni hayatın gönlünce olsun, artık öldün
ve artık istediğini sevebilirsin
toprağın bol olsun palyaço çocuk
Konuşmak-Yasemin Mori
Aslında Bir Konu Var-Yasemin Mori
Mutsuz Punk-Yasemin Mori
kimisi sınıf arkadaşlarının kopyasıyla mektepi bitirdiğini
kimi ise asık görülmeyen suratının kudretine kapılan öğretmenlerin torpiline geldiğini iddaa ederdi
olsundu, bir kişinin bile sikindeyse bu olay tek başına yaşamak anlamsız olurdu
oysa bugün toprağa verdik kendisini
ne yalan söyleyeyim çok ağladım abiler
her günaydın dediği sabaha inat gözyaşı eşliğinde karanlığı getirdim bu sabah
çok yeminler etmiştik biz onun hatrına, ve çok kişi olarak bugün kabrinde aynı yeminleri tutamadık
onu saygımız sonsuzdu lakin yapabileceğimiz hiçbir şey de yoktu
valide sultana teselli amaçlı yanına gidip 'artık senin birden fazla evladın var' dedim
üzgündü,
anama söver gibi kafasını kaldırıp baktı
kendimi görevli hissetiğimden midir acep
peder bey'e gittim 'biz onu yaşatacağız hep güleceğiz abi' dedim
nasibimi almıştım
bazen kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlar vardır,
nasıl sövse bilemedi
anlamıştım ben ne demek istediğini; çok ağır konuştu
zaten çokta haklıydı kimse onun kadar düzgün şeritlere yayılan kırmızı boya süremeyecekti ağzına,
ve kimse onun kadar asık suratlı olamayacaktı
üstüne üstük asık suratına inat kimse onun kadar güzel gülemeyecekti
toprağı bol olsun merhum kardeşimizin
hayatını anlatmaya gerek yoktu,
lisede 5 yakın arkadaştık
her sabah kahvaltılıkları poşetlere sote eder okulun yakınında parselli parkta patlatırdık
tam giriş ziline ayarı vererek sigaralarımızı yakar en son biten sigarayla okula girerdik
bütün paketlerini ona verirdik, çünkü kimse büyüğünün üstünü arayamazdı
senelerdir tanımıştık artık birbirimizi, öğretmen cümleye falso verince hızlı atağa çıkmak bile güldürmezdi bizi
hatta o kadar vaktimiz geçmişti ki beraber rastgele biri soru sorduğunda kim üşenmiyorsa o cevap verirdi
günlerden bir gün esas oğlanımız aşık olmuştu,
bundan öncede çok aşklar geçmişti başımızdan
hepimiz tökezlemiştik kalp denen taşa
ancak onun aşık olduğu anımsamıyordum
o hep ellerimizden tutan abi niteliğinde yaklaşırdı bize
tabi işler böyle olunca
elimizden tutan hep o iken sevmek güzeldi,
ancak onun aklına da sevda denen dalgayı sokunca sonra bir daha toparlanamadık
tavsiye vermek bizim haddimize değildi, o 17 senedir 8 yaşındaydı, 8 senedir ise 70 yaşında bir adamdı...
bir palyaçonun ölümü nasıl mutsuz ederse sizi, bizi de o kadar rahatsız etmişti zamansız gidişi
bize hep söylerdi, mesleklerin iki türlü görevi vardır diye
birincisi bir düzen kurduğumuzda veya tam düzensizliği ortasındaysak geçimimizi sağlamak
ikincisi herkesin kişilik olarak bir mesleği yansıttığıydı
ben onun için hırsızdım
sanayi kısmında fikret vardı, tornacıydı o da
elektrik kısmında da birol vardı emekliydi o
çilekeş geçen günlerden ssk'sı vardı
ben demiyorum bunları o söylüyordu
biz de palyaço derdik ona
o sadece gülmek için gülerdi, biz ise o her güldüğünde gülüşünün karesiyle çarpılıp sevinirdik
oysa hepimiz bilirdik ''aşık olmak mı? aşık olunmak mı ?'' sorusuna
genç yaşımızın tecrübesizliğinden mi bilinmez, ikisi beraber olmaz diye cevabı yapıştırmıştık
genelde de okul çıkışı kafelerinde aşık olanlar kısmına oturur papatya falları bakardık.
o ise tek taraf olmanın güzelliklerini anlatırdı bize.
dün geceydi, okulun partisi vardı
tutuldum demesiyle beraber tutunacağı dala kondu
kimsenin ciddiye almadığı ama arkadan çalan müzikler vardır ya abiler
bu müziğin eşliğinde tutunduğu dal olan kızla konuşmaya başlamıştı
biz ise çakozlamasın diye sohbet eder gibi yaparak onu izliyorduk
kız ne içerse aynısından bizim arkadaşta içiyordu; allah tahsilatını affetsin
çok tekila, az cila, iki duman, dört miligram
artık ikiside sadece beraber olmak istedikleri kişileri görebileceği kıvama gelmişti
odaya çıktılar
yukarda kudretli bir sevişme olmalıydı
müzik değişmişti
müzik değişirse dansta değişirdi
ancak devamını ben bilemem,
ufak bir kaşıkta kaynatma işlemi sonrası sızmıştım ben de
ama bugün anladım ki sonsuz kere söylenmiş 'keşke'lerin kralından sipariş vermiştim
aslına bakarsanız ben küçükken keşke diyemez teşke dermişim
acaba yine teşke desem o kızı hiç görmemiş olur muydu ?
teşkeler diyarına adım atmıştım, zil sesi ayarına uygun bir de sigara yakmıştım
merhumun naaşına bakıp ağlıyordum, cesetten uzağa külledim
bu çabamı görse surat ifadesini değiştirmez kesinlikle yine teşekkür ederim derdi; gülüşüyle
son kez karşımda duruyordu, önsevişmede bozulan makyajı
pastel renklerin altında kalan morluklar
yatağın altından çıkan plastikler
kolundaki iğne izleri;
artık ölmüştü ilk defa
bardak gibi bir kalbi vardı, ve kalbi yere düşmüştü
dünyanın en babayiğit, en giderli tutkalı gelse eski haline getiremezdi o kalbi
bizim arkadaş varvolana aşık olmuştu,
öldüren aşık olması değildi ancak
bizim kız var olan yerine bizimkini koymuştu, bir de utanmadan öpücükler kondurmuştu
bizim çocukta sanırsam buna çok bozulmuştu
sabah akan makyajını bir daha tazelememek üzerine silmişti
gülmediği ilk gün olarak yeni bir hayata başlamıştı
bugün o palyaço arkadaşım ile kendisinin cenaze namazındaydık
ikimizde hüngür hüngür ağlıyorduk
hem de beraber ağladığım kişi, öldüğü için ağladığım kişiydi
kafamda karışmadı değildi
kendisine verdiğimiz sözü tutamıyorduk
o da tutamıyordu zaten
çok fazla söze gerek yoktu canlar
biraz eksik gibiyiz artık
o olmayınca olmuyor,
ama eğer bunları okuyupta biraz gülümsediyse diğer taraftan
bütün kalbimiz seninle olsun palyaço çocuk
yeni hayatın gönlünce olsun, artık öldün
ve artık istediğini sevebilirsin
toprağın bol olsun palyaço çocuk
''kim sevmezdi çiçekleri filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi
”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi
bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım'' Tugut UYAR
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım'' Tugut UYAR
Konuşmak-Yasemin Mori
Aslında Bir Konu Var-Yasemin Mori
Mutsuz Punk-Yasemin Mori
9 Şubat 2012 Perşembe
MUSLUKÇU
dünyada sonsuz sayılı icat vardır heralde; elektrik, makarna makinası, telefon, jilet, fare kapanı, fil hortumu temizleme hortumu falan filan faso...
ben bir tane burun musluğu istiyorum
salya-sümüğe düşmek mesele değil de, o duruma düşünce kimseler görmesin diye istenilen zaman da kapanan bir musluk
çok darlanıldığında, işi papatya falına bırakmadan vanayı açıp hüngür hüngür ağlayabildiğimiz bir musluk icat edilsin
timsah gözyaşlarının musluğu tıkadığı, gururun pompa olduğu
üstelik ancak gurur edinildiğinde açılabilecek bir musluk istiyorum
bizim daha dokunmatik telefonlara, appstore'dan medet umduğumuz basit mutluluklara ihtiyacımız olmamalı
bir tane burun musluğumuz olmalı, altın gibi kalbi olanlara sürtünme yapmasın diye altından bir vana.
duruşu sağlamlara, gevşemeyen vidalar; maksatki yanlış yerlerde açık verip falso almasın diye.
bir de muslukçu şart
o musluğun tek sahibi olmak bencillik olur diye
yoksa bir muslukçuya aşık olmak benim neyime
sırf beni ağlatabilen kişi o muslukçu olsun diye istiyorum, yoksa bizler asla ağlamayız durduk yere
gözlerde çürüyen yaşlar aksın niyetinde istiyorum
her taraf dert olsa da kafayı kalbine koyabildiğim muslukçu eksik olmasın sakın
vana açmaktan kalbi sertleşmemiş biri olmamalı ki;
kalbi gibi vanayla oynamaktan çürümüş elleri bizi de yakmasın
illa da mesleğini; para veyahut bir karşılık beklediği için yapmayan
babacan olup, burun musluklarını sevdiği için yapanından bekliyorum
o nasıl mesleği uğruna gezip tozuyorsa, ben de onu bulmak için yakıyorum balataları; bunu bileninden istiyorum.
o değil de muslukçu benim bujiler alev aldı
derman sendeyse parası neyse vericem
ulan seni sevmek için hergün balataları yakıyorum ben
yedek takımı sendeyse eğer gülümsemen yeter
''illa gelmem'' diyorsan eğer
burun musluğuna gerek kalmaz
en kralından sifon istiyorum ben
daha kolay ağladığımdan değil
sidik kokusunun daha çabuk geçmesinden
ya da hepsini boşver
sen benim dediklerime bakma
söylediklerimden dolayı da özür dilerim
sen benim dediklerime bakma
söylediklerimden dolayı da özür dilerim
sana ihtiyacım var anlasana
sen olmadan ağlayamam bile ben
seni seviyorum muslukçu, çok geç kalma da erken gel
sana en sevdiğin yemeği yaptım, beni üzmekten yorulmuşsundur diye.
sana en sevdiğin yemeği yaptım, beni üzmekten yorulmuşsundur diye.
4 Şubat 2012 Cumartesi
Kibrit Hakikati 26
O kadar kaygısız yardıracamki, o kadar kaygısız yani.
Selam değişkenler, sabitler, avagadro sayıları, üslüler, kökten kurtulamamış can üzümlerim.
İnsanın herhangi birşeye bağlanmaması mümkünmüdür bana açıklar mısınız acaba ?
Nasıl desem hiç kimseye hayatını sarsacak kadar değer vermemesi mesela,
Aynı değeri görmesi mesela,
Yaralar bir gün kapanır, acısıda geçerde hiç acıtmadan geçiren bir ilaç var mıdır ?
Süreç; ''yara oluşması, yaranın kapanması, süreyle acısınında geçmesi, yaraya bakarak eski günlerin güzelliğine gülümsemek'' ise bu sürecin direk gülümseme aşamasına tav olabileceğimiz bir formül var mıdır ?
Hayallerimizdeki kız diye tav ettiğimiz bir kız yerine, hayallerimizin kızı olan bir sevgili var mıdır ?
Hayallerimize mi aşığız amınakoyim?
Veya hayallerimizle yaşamaya mı alışkınız da bir türlü farklısını mı kabul etmiyoruz ?
Veya aşk hayal kurmak mı olum ?
Peki ya gün gelirde sevgiliden ayrılınca çok seven mi üzülür çok hayalperest olan mı ?
Peki gerçekten bir gün gelip herşey bitecekse amaç ne ?
Hani zaten erkeklere bir amaç endeksleniyorda, herşey bitecek diyen kızlar amaç gönül eğlendirmek mi ?
Acaba ''KüçükPrens''in dediği gibi gittiklerinde hepsi yıldız mı olacaklar, her parlayan yıldız o kız mı olacak ?
Yoksa her parlayan yıldız zihnimizde kurduğumuz sevgili de, biz her sevgiliyi yıldız mı zannediyoruz ?
Peki insan nasıl iki kişi olabilir ?
Ölmeden gidebilir mi tamamen ?
Kalması demek illaki fiziksel birşey midir ?
Veya gittiği yer de;
Acaba o da benim gibi papatya fallarına inanıyor mudur ?
Acaba o da benim onu sevdiğim kadar seviyor mudur ?
Acaba bir tek benim rüyalarımda mı kavuşuyoruz ?
Peki bu olay birlikte olduğumuzda bile geçerli olmuyor mu ?
Neyin peşindeyiz muhtar ?
Mazoşist miyiz ?
Çok mu bağlanıyoruz, yoksa bağlanacak birşey mi arıyoruz ?
Bence birine bağlanarak en doğru şeyi yapıyor olsak bile; sahiplenme durumu bittiğinde
Sevgilimizden ayrıldığımıza mı üzülüyoruz,
Hayallerin yıkıldığına mı,
Geleceğe dönük yapılan planların tuz buz olmasına mı,
Yoksa artık sahibimiz olmadığına mı,
Veya kimseye sahip olamadığımıza mı ?
Acaba benim sevgilim kim amınakoyim?
Ya senin ?
Gün gelir devran döner yine tavuk domalır yine horoz siker
Hep kendimizi tavuk zannediyoruz ya, kim bilir kalbimizin diğer eksininde kimlerin gözyaşı akıyo kimler tavuk olmuşta yamulmuş.
Acaba kaç kişinin hayalindeki sevgilisinin kostumüyüz ?
Biraz düşünsenize biz ne sikime bu kadar düşünmeye yer arıyoruz ?
Afilli sigaranız bal, sevdiğiniz hep sizinle olsun.
In My Darkest Hour-MEGADETH
Selam değişkenler, sabitler, avagadro sayıları, üslüler, kökten kurtulamamış can üzümlerim.
İnsanın herhangi birşeye bağlanmaması mümkünmüdür bana açıklar mısınız acaba ?
Nasıl desem hiç kimseye hayatını sarsacak kadar değer vermemesi mesela,
Aynı değeri görmesi mesela,
Yaralar bir gün kapanır, acısıda geçerde hiç acıtmadan geçiren bir ilaç var mıdır ?
Süreç; ''yara oluşması, yaranın kapanması, süreyle acısınında geçmesi, yaraya bakarak eski günlerin güzelliğine gülümsemek'' ise bu sürecin direk gülümseme aşamasına tav olabileceğimiz bir formül var mıdır ?
Hayallerimizdeki kız diye tav ettiğimiz bir kız yerine, hayallerimizin kızı olan bir sevgili var mıdır ?
Hayallerimize mi aşığız amınakoyim?
Veya hayallerimizle yaşamaya mı alışkınız da bir türlü farklısını mı kabul etmiyoruz ?
Veya aşk hayal kurmak mı olum ?
Peki ya gün gelirde sevgiliden ayrılınca çok seven mi üzülür çok hayalperest olan mı ?
Peki gerçekten bir gün gelip herşey bitecekse amaç ne ?
Hani zaten erkeklere bir amaç endeksleniyorda, herşey bitecek diyen kızlar amaç gönül eğlendirmek mi ?
Acaba ''KüçükPrens''in dediği gibi gittiklerinde hepsi yıldız mı olacaklar, her parlayan yıldız o kız mı olacak ?
Yoksa her parlayan yıldız zihnimizde kurduğumuz sevgili de, biz her sevgiliyi yıldız mı zannediyoruz ?
Peki insan nasıl iki kişi olabilir ?
Ölmeden gidebilir mi tamamen ?
Kalması demek illaki fiziksel birşey midir ?
Veya gittiği yer de;
Acaba o da benim gibi papatya fallarına inanıyor mudur ?
Acaba o da benim onu sevdiğim kadar seviyor mudur ?
Acaba bir tek benim rüyalarımda mı kavuşuyoruz ?
Peki bu olay birlikte olduğumuzda bile geçerli olmuyor mu ?
Neyin peşindeyiz muhtar ?
Mazoşist miyiz ?
Çok mu bağlanıyoruz, yoksa bağlanacak birşey mi arıyoruz ?
Bence birine bağlanarak en doğru şeyi yapıyor olsak bile; sahiplenme durumu bittiğinde
Sevgilimizden ayrıldığımıza mı üzülüyoruz,
Hayallerin yıkıldığına mı,
Geleceğe dönük yapılan planların tuz buz olmasına mı,
Yoksa artık sahibimiz olmadığına mı,
Veya kimseye sahip olamadığımıza mı ?
Acaba benim sevgilim kim amınakoyim?
Ya senin ?
Gün gelir devran döner yine tavuk domalır yine horoz siker
Hep kendimizi tavuk zannediyoruz ya, kim bilir kalbimizin diğer eksininde kimlerin gözyaşı akıyo kimler tavuk olmuşta yamulmuş.
Acaba kaç kişinin hayalindeki sevgilisinin kostumüyüz ?
Biraz düşünsenize biz ne sikime bu kadar düşünmeye yer arıyoruz ?
Afilli sigaranız bal, sevdiğiniz hep sizinle olsun.
In My Darkest Hour-MEGADETH
30 Ocak 2012 Pazartesi
BELKİLER SOKAĞI SAKİNLERİ
1) HER HAKİKATIN BAŞI KİBRİT
'' bizler Nasreddin Hoca torunlarıyız. içimizde hep bir ümit var; ya severse ? '' M.Menteş
Muhammed Ali bile kibritin hakikatine inanırdı. Dini bir vesileyle de olsa cebinde kibriti eksik olmazdı. Lise çağlarımda büyüklerin anlattığı bu ve bunun gibi hikayelerle büyüdüm ben. Muhammed Ali'nin tek yumruk nakavt hikayelerinden çok dinlediğim tek hikaye ise benim bu dünyaya gönderilişimdi. Rivayete göre alt komşumuz olan diğer evrenden, bu dünyaya bir 'sokağı' bulmak için yollanmışım. Silüetim insan, gönlüm kibrit misali. Reaksiyona bağlı ateşimle; kah insanları aydınlatır, kah canını yakardım. Bir gün öyle bir parladım ki aşık bile oldum. O benim dünyam oldu, dünya dedikleri ise olsa olsa mahalleydi onun yanında.
Sanırsam hikayemin konusu görev için yollandığım sokaktı. Bütün senaryoya kahvaltının yerini kahveli nikotin sakızının aldığı bir sabah karar vermişim. Örf ve geleneklerin değişmesi canımı sıkıyordu ancak onlar bütün bir geceyi bile sakıza çevirmişlerdi. Dedikleri gibi dünya gittikçe aydınlanıyordu, dünyanın diğer ekseninde 'belkiler sokağı' sonsuza dek kendisini karanlığa terketmişti. Kurtarıcısı hepimizdik, yola ilk koyulan bendim. Pes etmedim, karanlığa koşar adım alkış tutmak neymiş ben ilk orda öğrendim.
2)BU DÜNYANIN KÜÇÜK PRENSİYİM
Ben yola çıkacağım için mi hava sislerle kaplıydı ? önemsizdi. her zaman karşıma sisler inşa edilmişti zaten. ben başka dünyaların görevlisiyken sırf keyfime lise hayatına atılmıştım. o kadar çok sis inşa ettiler ki önüme buna da aldırmadım. sisler yaratmak sadece yağmurun kendini belli etmeden ıslatmasıdır. eğer yağmur sizi ıslatarak suçlu olmak istemiyorsa sislerini yollarlardı. benim öyle yağmurlar gördüm ki meslekleri bile vardı; kimisi isal olup tuvaletten eksik olmayan öğretmendi, kimi sokak çocuğunu döven polisti, polislik mesleğiyle dalga geçen şımarık kızlar-erkeklerdi. karşıma uygunsuz çıkan kütlesi bile değişken olan her cisime üflemeyi öğrendim. bazen öyle üfledim ki yolumun ne kadar açık olduğuna ben bile inanamadım, herşeyden önce engeller nasıl basit aşılırmış onu bildim. bilmenizi istedim.
***
Veda etmek zordur eğer seviyorsanız. kim olursa olsun kurduğunuz hayalleri yeni bir yol uğruna yırtıp atmak gözyaşı olarak döner sana. benim için de bir o kadar zordu veda vakti. çantam hazırdı, sıkıca giyinmiştim. büyük validenin dediği gibi içime atlette giymiştim. ben zaten üşümezdim, maksat seven sevdiği için üşümesindi. kapıyı açtım yollanmak için, valide ''akbilini aldın mı ?'' dedi, yolum tabanvay dedim. gazete kağıdına sardığı yarım ekmeği tutuşturdu elime, öpmedi bile anahtarını al dedi. ben o dünyanın küçük prensiydim, hiç birşey olmayacaktı olası sakat bir durumda. tek sorun bana da fiyat biçicekler diye korktum.
'' insanlar artık her şeyi satıcılardan alıyor. ama dost satan bir satıcı olmadığından insanların dostları da yok artık '' Küçük Prens
3) YALNIZLIK ALLAHA MAHSUS
''Hayat beni neden yoruyorsun ?'' Serdar Ortaç
Yalnızlık allaha mahsustu, bunu da küçükken gittiğim maçlarda öğrenmiştim. Gençken harmanım çoktu. Elalem arkadaşlarıyla stres atardı. Oysa bana arkadaşlarım iğrenç yaratıklar gibi geliyordu. Sevemedim hiç birini, sevmekte zorunda değildim. Ben sadece görevliydim. Bir süre tribün alemini kovaladım, orda ayıkmıştım mevzuya. Varsa Allah; yalnızlık bir tek ona mahsustu.
Üniversite de biraz daha kendime uygun arkadaşlar bulmuştum. Özellikleri az, güveni bol. Afisi yok dirayete bağlı güven çok olanlarından vardı hep yanımda. Ders çıkışlarında sürekli takıldığımız bir kafe vardı. Günün akışına göre kafamızı eseni yapardık.Öylesine sahiplenmiştik ki biz o mekanı, mekanın sahibi bile yoktu. İki masa vardı. birinde ben ve arkadaşlarım otururduk, diğerinde hayali silüetler. Yine günlerden bir gün ben ve arkadaşlarım dediğimde aralarından bir tanesi ''biz'' demenin herkesi eşit yaptığını söylemişti. Eğer ben ve dalyaraklar gibi cümleler kurarsam, psikolojik olarak kendimi öne çıkardığımı anlatmışlardı. O günden beri her yapılan kötülükte biz demeyi bildim; hepimiz zenciyiz, hepimiz mehmetçiğiz, hepimiz ermeniyiz, hepimiz anamızın amında çıktığı kadar ağlıyoruz... dediğim gibi bu dünyanın küçük prensiydim ben, kimi istersem o kafede bulabilirdim. tek yapmam gereken biraz inanmaktı. inanmak başarmanın yarısıydı.
Bugün hayali silüetler kahvesine uğramanın vaktiydi. cebimdeki bozuklarla belkiler sokağı haritasına tav olduktan sonra aynı haritayı elime alıp ışınlandım kahveye. kimse bilmesin diye ışınlanma gibi hayali bir kapı yapmışlardı kahveye, azıcık hayalgücü yeterliydi içeri girmek için.
Bu silüetler hep aynı masada otururlardı, oturdukları masaya sertçe vurarak beni bu sokağa götürebilecek biri var mı diye sordum. biraz sertçe sordum lakin o dünyanın küçük prensi bendim bunu anlamanız gerek.
Aralarından en eskisi davetime icabet etti, adı silik laf'tı. evet ulan bu hayali silüet'in bir adı vardı o da '' silik gaf'' tı
Vukuata hazır çocuklar gibiydim, saatleri ayarladık. Dönülmez akşamın ufkunda yola hayıflanmamak üzere başladık.
İnanmak başarmanın yarısı diyenlere hiç ama hiç inanmadım. olsa olsa başlamak inanmanın yarısıydı, inanmak önemliydi. bu dünyada herkes bir bok başarır. ya bir bokun bile neler başarabileceğine inanan kaç kişiydik acaba ?
4) BAŞLANGIÇLAR ZORDUR, HER BAŞLANGIÇ GÖREVİNİ BEKLEYEN BİR SONDUR
İstenilen bin türlü yeni bir dünya söylemi vardı. ben bunların hepsinin olduğu bir sokağa gidiyordum. artık; ne kel müdür yardımcılarım, ne ispikçi götlek bebeler, ne kabız devlet yöneticileri, ne para basan avm'ler olacaktı. buna benzer o kadar hayal olmaktan çıkmış gerçekten kurtulacaktım ki, kurtarmaya giden değil de kurtarılan olmuş gibi hissediyordum. yeni sokağımda adalette olmayacaktı, tıpkı eski yaşadığım mekan gibi. dünyada adalet var derlerdi; yer miyim ulan ben ? amerikada bir bebenin su püskürttüğü silah filistinde bi bedenin katili oluyorsa o dünyada asla adalet olmayacaktı zaten. adaletsiz bir dünyanın adaleti için yolu mübah saymıştım.
Zafere ulaşmak için yer yolun kabul gördüğü kapak zaferler dünyasını hiç sevmemiştim zaten. imkanım olsa her sokakta yatan için dünyanın altındaki sandalyeyi çekerdim. imkanım olsa aşkları rakı masası muhabbeti olsun diye yaşatan bu dünyayı en yakın arkadaşıyla aldatmak isterdim. imkanım olsa aç insanları aç bıraktığı için değil, bizi onları düşünmeyecek kadar robota dönüştürdüğü için suratına tükürürdüm puştun. ve imkanım olsa her dövülen sokak çocuğu hatrına, bakkalı olupta süpermarket temizlikçisi haline gelen abi için, ağlattığı her çocuğun gözü yaşı ıslaklığına, yasakladığı her kitap sayfası aşkına, yarattığı bu düzen uğruna canını yakardım. ve o dünyaya inat onu değiştirmeye gidiyordum. onun kaypak zaferlerine ulaştığı tek yol yerine kendi yoluma gidiyordum ben. tüfeklere inat yapılan her pisliğe kibrit yakarak gidiyordum. merhaba benim bir diğer adım can yakan
şimdi de kibritle seni yakacağım.
''Cehennem dediğin dal odun yoktur, herkes ateşini kendi götürür'' Pir Abdal Sultan
5) ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA
Üç günlük dünyanın sonuna geldik ulan artık. uzun değil ama zor bir yol katetmiştik. tıpkı validenin fırına yollaması gibiydi, sigarasız kalınan sabahların bakkal yolu gibiydi. uzak değildi, düşündüğümüz kadar. o kadar farklı insanlar görmüştüm ki bu yolda silik gaf'ın zamanında başına gelen cinstendi. şimdiden lanet etmiştim kişiliksizlere. bu gibi durumlarda çok söylenen bir söz vardır; herkesin kendi kapısının önünü süpürsün diye. benim elimde faraşta vardı süpürgede ancak inat etmiştim kendi kapım yerine başkasının kapısının önünü temizlemeye. hayatı matematik olmuş insanların çapını bozmaya inat etmiştim. artık onları sabit bir pi sayısı olmaktan kurtarıp var olan çemberden çıkaracaktım. yolun sonuydu; giriş kapısını araladım. boşluğu görmüştüm ve benden önce o boşluğa düşen insanları. hayalleriyle bu noktaya gelen ama hayallerinde kaybolan insanların düştüğü araf meydanınıda geçmiştim. sanırsam olayın en zor kısmıydı burası, evet küçük umutlarla büyük hayaller beslemek güzeldi. yeni dünyalar yaratmak herkesin hakkıydı ancak yaşadığı yeri ayırt etmek ana hakikattı. ben yaşadığım alemi aştım, aştığım alem kadar sözüm var. vay arafta kalanların haline. arafta kalanları hatrına yaşadığımız üç günlük dünyanın üç günüde bayram olsundu.
'' Üç günlük dünyanın, üç günü de bayram olsun '' M.Menteş / Afili Filintalar
6) BELKİLER SOKAĞI
'' Kurduğumuz hayallere rağmen değişmeyen dünyanın şerefine '' To Vlemma Tou Odyssea
Artık hepimiz belkiler sokağının sakinleriydik.
Eğer bu dünyanın geldiği aydınlanma seviyesi kimin göz pınarını yakıyorsa
bu sokağın sakiniydi o da
Kurulan hayallerle gelinirdi bu mekana
Hayallerini yıkan gerçeklerdi nefret ettikleri
Ve hala içimizde kalan ''belkilerle'' gülebiliyordu bu sakinler
Hala bir playstation koluyla hayat yönetmiyorsa o sokak sakini, belkileri sayesindeydi
Belki bir gün gelir diye
Belki sevgililerini gerçekten severler de rakı masası fiyakasından kurtarırlar diye
Belki artık makinalarda tuşlarla yönettikleri futbol maçı yerine sokağa kurdukları taştan kalede maç yaparlar diye
Belki para çarkı olan AVM'lerin yerine yapıldığı, parklar yeniden köşebaşı türer diye
Beşiktaş iskelesinin yanındaki çaycı, kabız bir vekilin güvenliği için kapanmasın diye
Sırf çocuklar değil martılarda yetim kalmasın diye
Artık sevgi dolu sözcükler yapmacık gelmesin diye
Büyükpeder ve büyükvalide ziyaretleri bayramdan bayrama denen kısma tav edilmesin diye
Huzurevinde çocuklarını bekleyen takoz dede ağlamasın diye
Belki tek temizlenen şeyin, o parklarda bi gece önce muhabbet döndüğünün kanıtı olan çekirdekler
olmasın diye
Belki çıkarı olan dostluklar yerine, aynaya bakarcasına ağladığımızda ağlayan görürüz diye
Hani olur diye söylemiyorumda, hala yanan bir kaç ışık varsa onlarıda kapatırız diye
Adaletsiz dünyaya, adaleti kağıtta yazanların dışına çıkarırız diye
Belki değer verdiğimiz birinin gözünden bir damla yaşa kıyamayız da kibrit gibi parlarız diye
Belki bir gün paraya bağlı düzen sona ererde, satın aldıkları güneşi herkesle paylaşırlar diye
Son bir ümit kalan belkiler vardı işte
Bütün dünya bir yana dursun; ışıktan vazgeçmiş karanlıkta duruyorlardı
Yaşadıkları yere mecnun, hallerinde memnunlardı
Belki de artık siz o kadar yol alıp belkiler sokağı sakini olmuştunuz.
Merhaba ben bu dünyaya her ibneliğe inat kibrit yakmak için yollandım
Eşlik edermiydiniz ?
''Konuşsam faydası yok, sussam gönül razı değil'' Atasözleri kitabı
İyi geceler
Sadece Senin Olmak İstedim
Herşey Biter
Cherokee
Benimle Uçmak İster misin
Yaşamak İstemem
Köle
Oyuncak Dünya
Çok İstiyorum
'' bizler Nasreddin Hoca torunlarıyız. içimizde hep bir ümit var; ya severse ? '' M.Menteş
Muhammed Ali bile kibritin hakikatine inanırdı. Dini bir vesileyle de olsa cebinde kibriti eksik olmazdı. Lise çağlarımda büyüklerin anlattığı bu ve bunun gibi hikayelerle büyüdüm ben. Muhammed Ali'nin tek yumruk nakavt hikayelerinden çok dinlediğim tek hikaye ise benim bu dünyaya gönderilişimdi. Rivayete göre alt komşumuz olan diğer evrenden, bu dünyaya bir 'sokağı' bulmak için yollanmışım. Silüetim insan, gönlüm kibrit misali. Reaksiyona bağlı ateşimle; kah insanları aydınlatır, kah canını yakardım. Bir gün öyle bir parladım ki aşık bile oldum. O benim dünyam oldu, dünya dedikleri ise olsa olsa mahalleydi onun yanında.
Sanırsam hikayemin konusu görev için yollandığım sokaktı. Bütün senaryoya kahvaltının yerini kahveli nikotin sakızının aldığı bir sabah karar vermişim. Örf ve geleneklerin değişmesi canımı sıkıyordu ancak onlar bütün bir geceyi bile sakıza çevirmişlerdi. Dedikleri gibi dünya gittikçe aydınlanıyordu, dünyanın diğer ekseninde 'belkiler sokağı' sonsuza dek kendisini karanlığa terketmişti. Kurtarıcısı hepimizdik, yola ilk koyulan bendim. Pes etmedim, karanlığa koşar adım alkış tutmak neymiş ben ilk orda öğrendim.
2)BU DÜNYANIN KÜÇÜK PRENSİYİM
Ben yola çıkacağım için mi hava sislerle kaplıydı ? önemsizdi. her zaman karşıma sisler inşa edilmişti zaten. ben başka dünyaların görevlisiyken sırf keyfime lise hayatına atılmıştım. o kadar çok sis inşa ettiler ki önüme buna da aldırmadım. sisler yaratmak sadece yağmurun kendini belli etmeden ıslatmasıdır. eğer yağmur sizi ıslatarak suçlu olmak istemiyorsa sislerini yollarlardı. benim öyle yağmurlar gördüm ki meslekleri bile vardı; kimisi isal olup tuvaletten eksik olmayan öğretmendi, kimi sokak çocuğunu döven polisti, polislik mesleğiyle dalga geçen şımarık kızlar-erkeklerdi. karşıma uygunsuz çıkan kütlesi bile değişken olan her cisime üflemeyi öğrendim. bazen öyle üfledim ki yolumun ne kadar açık olduğuna ben bile inanamadım, herşeyden önce engeller nasıl basit aşılırmış onu bildim. bilmenizi istedim.
***
Veda etmek zordur eğer seviyorsanız. kim olursa olsun kurduğunuz hayalleri yeni bir yol uğruna yırtıp atmak gözyaşı olarak döner sana. benim için de bir o kadar zordu veda vakti. çantam hazırdı, sıkıca giyinmiştim. büyük validenin dediği gibi içime atlette giymiştim. ben zaten üşümezdim, maksat seven sevdiği için üşümesindi. kapıyı açtım yollanmak için, valide ''akbilini aldın mı ?'' dedi, yolum tabanvay dedim. gazete kağıdına sardığı yarım ekmeği tutuşturdu elime, öpmedi bile anahtarını al dedi. ben o dünyanın küçük prensiydim, hiç birşey olmayacaktı olası sakat bir durumda. tek sorun bana da fiyat biçicekler diye korktum.
'' insanlar artık her şeyi satıcılardan alıyor. ama dost satan bir satıcı olmadığından insanların dostları da yok artık '' Küçük Prens
3) YALNIZLIK ALLAHA MAHSUS
''Hayat beni neden yoruyorsun ?'' Serdar Ortaç
Yalnızlık allaha mahsustu, bunu da küçükken gittiğim maçlarda öğrenmiştim. Gençken harmanım çoktu. Elalem arkadaşlarıyla stres atardı. Oysa bana arkadaşlarım iğrenç yaratıklar gibi geliyordu. Sevemedim hiç birini, sevmekte zorunda değildim. Ben sadece görevliydim. Bir süre tribün alemini kovaladım, orda ayıkmıştım mevzuya. Varsa Allah; yalnızlık bir tek ona mahsustu.
Üniversite de biraz daha kendime uygun arkadaşlar bulmuştum. Özellikleri az, güveni bol. Afisi yok dirayete bağlı güven çok olanlarından vardı hep yanımda. Ders çıkışlarında sürekli takıldığımız bir kafe vardı. Günün akışına göre kafamızı eseni yapardık.Öylesine sahiplenmiştik ki biz o mekanı, mekanın sahibi bile yoktu. İki masa vardı. birinde ben ve arkadaşlarım otururduk, diğerinde hayali silüetler. Yine günlerden bir gün ben ve arkadaşlarım dediğimde aralarından bir tanesi ''biz'' demenin herkesi eşit yaptığını söylemişti. Eğer ben ve dalyaraklar gibi cümleler kurarsam, psikolojik olarak kendimi öne çıkardığımı anlatmışlardı. O günden beri her yapılan kötülükte biz demeyi bildim; hepimiz zenciyiz, hepimiz mehmetçiğiz, hepimiz ermeniyiz, hepimiz anamızın amında çıktığı kadar ağlıyoruz... dediğim gibi bu dünyanın küçük prensiydim ben, kimi istersem o kafede bulabilirdim. tek yapmam gereken biraz inanmaktı. inanmak başarmanın yarısıydı.
Bugün hayali silüetler kahvesine uğramanın vaktiydi. cebimdeki bozuklarla belkiler sokağı haritasına tav olduktan sonra aynı haritayı elime alıp ışınlandım kahveye. kimse bilmesin diye ışınlanma gibi hayali bir kapı yapmışlardı kahveye, azıcık hayalgücü yeterliydi içeri girmek için.
Bu silüetler hep aynı masada otururlardı, oturdukları masaya sertçe vurarak beni bu sokağa götürebilecek biri var mı diye sordum. biraz sertçe sordum lakin o dünyanın küçük prensi bendim bunu anlamanız gerek.
Aralarından en eskisi davetime icabet etti, adı silik laf'tı. evet ulan bu hayali silüet'in bir adı vardı o da '' silik gaf'' tı
Vukuata hazır çocuklar gibiydim, saatleri ayarladık. Dönülmez akşamın ufkunda yola hayıflanmamak üzere başladık.
İnanmak başarmanın yarısı diyenlere hiç ama hiç inanmadım. olsa olsa başlamak inanmanın yarısıydı, inanmak önemliydi. bu dünyada herkes bir bok başarır. ya bir bokun bile neler başarabileceğine inanan kaç kişiydik acaba ?
4) BAŞLANGIÇLAR ZORDUR, HER BAŞLANGIÇ GÖREVİNİ BEKLEYEN BİR SONDUR
İstenilen bin türlü yeni bir dünya söylemi vardı. ben bunların hepsinin olduğu bir sokağa gidiyordum. artık; ne kel müdür yardımcılarım, ne ispikçi götlek bebeler, ne kabız devlet yöneticileri, ne para basan avm'ler olacaktı. buna benzer o kadar hayal olmaktan çıkmış gerçekten kurtulacaktım ki, kurtarmaya giden değil de kurtarılan olmuş gibi hissediyordum. yeni sokağımda adalette olmayacaktı, tıpkı eski yaşadığım mekan gibi. dünyada adalet var derlerdi; yer miyim ulan ben ? amerikada bir bebenin su püskürttüğü silah filistinde bi bedenin katili oluyorsa o dünyada asla adalet olmayacaktı zaten. adaletsiz bir dünyanın adaleti için yolu mübah saymıştım.
Zafere ulaşmak için yer yolun kabul gördüğü kapak zaferler dünyasını hiç sevmemiştim zaten. imkanım olsa her sokakta yatan için dünyanın altındaki sandalyeyi çekerdim. imkanım olsa aşkları rakı masası muhabbeti olsun diye yaşatan bu dünyayı en yakın arkadaşıyla aldatmak isterdim. imkanım olsa aç insanları aç bıraktığı için değil, bizi onları düşünmeyecek kadar robota dönüştürdüğü için suratına tükürürdüm puştun. ve imkanım olsa her dövülen sokak çocuğu hatrına, bakkalı olupta süpermarket temizlikçisi haline gelen abi için, ağlattığı her çocuğun gözü yaşı ıslaklığına, yasakladığı her kitap sayfası aşkına, yarattığı bu düzen uğruna canını yakardım. ve o dünyaya inat onu değiştirmeye gidiyordum. onun kaypak zaferlerine ulaştığı tek yol yerine kendi yoluma gidiyordum ben. tüfeklere inat yapılan her pisliğe kibrit yakarak gidiyordum. merhaba benim bir diğer adım can yakan
şimdi de kibritle seni yakacağım.
''Cehennem dediğin dal odun yoktur, herkes ateşini kendi götürür'' Pir Abdal Sultan
5) ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA
Üç günlük dünyanın sonuna geldik ulan artık. uzun değil ama zor bir yol katetmiştik. tıpkı validenin fırına yollaması gibiydi, sigarasız kalınan sabahların bakkal yolu gibiydi. uzak değildi, düşündüğümüz kadar. o kadar farklı insanlar görmüştüm ki bu yolda silik gaf'ın zamanında başına gelen cinstendi. şimdiden lanet etmiştim kişiliksizlere. bu gibi durumlarda çok söylenen bir söz vardır; herkesin kendi kapısının önünü süpürsün diye. benim elimde faraşta vardı süpürgede ancak inat etmiştim kendi kapım yerine başkasının kapısının önünü temizlemeye. hayatı matematik olmuş insanların çapını bozmaya inat etmiştim. artık onları sabit bir pi sayısı olmaktan kurtarıp var olan çemberden çıkaracaktım. yolun sonuydu; giriş kapısını araladım. boşluğu görmüştüm ve benden önce o boşluğa düşen insanları. hayalleriyle bu noktaya gelen ama hayallerinde kaybolan insanların düştüğü araf meydanınıda geçmiştim. sanırsam olayın en zor kısmıydı burası, evet küçük umutlarla büyük hayaller beslemek güzeldi. yeni dünyalar yaratmak herkesin hakkıydı ancak yaşadığı yeri ayırt etmek ana hakikattı. ben yaşadığım alemi aştım, aştığım alem kadar sözüm var. vay arafta kalanların haline. arafta kalanları hatrına yaşadığımız üç günlük dünyanın üç günüde bayram olsundu.
'' Üç günlük dünyanın, üç günü de bayram olsun '' M.Menteş / Afili Filintalar
6) BELKİLER SOKAĞI
'' Kurduğumuz hayallere rağmen değişmeyen dünyanın şerefine '' To Vlemma Tou Odyssea
Artık hepimiz belkiler sokağının sakinleriydik.
Eğer bu dünyanın geldiği aydınlanma seviyesi kimin göz pınarını yakıyorsa
bu sokağın sakiniydi o da
Kurulan hayallerle gelinirdi bu mekana
Hayallerini yıkan gerçeklerdi nefret ettikleri
Ve hala içimizde kalan ''belkilerle'' gülebiliyordu bu sakinler
Hala bir playstation koluyla hayat yönetmiyorsa o sokak sakini, belkileri sayesindeydi
Belki bir gün gelir diye
Belki sevgililerini gerçekten severler de rakı masası fiyakasından kurtarırlar diye
Belki artık makinalarda tuşlarla yönettikleri futbol maçı yerine sokağa kurdukları taştan kalede maç yaparlar diye
Belki para çarkı olan AVM'lerin yerine yapıldığı, parklar yeniden köşebaşı türer diye
Beşiktaş iskelesinin yanındaki çaycı, kabız bir vekilin güvenliği için kapanmasın diye
Sırf çocuklar değil martılarda yetim kalmasın diye
Artık sevgi dolu sözcükler yapmacık gelmesin diye
Büyükpeder ve büyükvalide ziyaretleri bayramdan bayrama denen kısma tav edilmesin diye
Huzurevinde çocuklarını bekleyen takoz dede ağlamasın diye
Belki tek temizlenen şeyin, o parklarda bi gece önce muhabbet döndüğünün kanıtı olan çekirdekler
olmasın diye
Belki çıkarı olan dostluklar yerine, aynaya bakarcasına ağladığımızda ağlayan görürüz diye
Hani olur diye söylemiyorumda, hala yanan bir kaç ışık varsa onlarıda kapatırız diye
Adaletsiz dünyaya, adaleti kağıtta yazanların dışına çıkarırız diye
Belki değer verdiğimiz birinin gözünden bir damla yaşa kıyamayız da kibrit gibi parlarız diye
Belki bir gün paraya bağlı düzen sona ererde, satın aldıkları güneşi herkesle paylaşırlar diye
Son bir ümit kalan belkiler vardı işte
Bütün dünya bir yana dursun; ışıktan vazgeçmiş karanlıkta duruyorlardı
Yaşadıkları yere mecnun, hallerinde memnunlardı
Belki de artık siz o kadar yol alıp belkiler sokağı sakini olmuştunuz.
Merhaba ben bu dünyaya her ibneliğe inat kibrit yakmak için yollandım
Eşlik edermiydiniz ?
''Konuşsam faydası yok, sussam gönül razı değil'' Atasözleri kitabı
İyi geceler
Sadece Senin Olmak İstedim
Herşey Biter
Cherokee
Benimle Uçmak İster misin
Yaşamak İstemem
Köle
Oyuncak Dünya
Çok İstiyorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)